Uyarı :

UYARI: "Konu / Subject" bölümlerinde filmlerin hikayeleri baştan sona anlatıldığı için bu bölümleri, filmleri izledikten sonra okumanız tavsiye edilir.

10 Eylül 2011 Cumartesi

The Great Train Robbery / Büyük Tren Soygunu (1903)

Director / Yönetmen:

Edwin S. Porter

Screenplay / Senaryo:

Edwin S. Porter

Cast / Kadro :

Gilbert M. 'Broncho Billy' Anderson
A. C. Abadie
George Barnes
Walter Cameron
Jastus D. Barnes
John Mahus Dougherty Sr.
Frank Hanaway
Adam Charles Hayman
Tom London
                                                         Donlad Gallaher
                                                         Morgan Jones
                                                         Marrie Murray
                                                         Mary Snow

Subject / Konu:

Soyguncular, istasyon görevlisini etkisiz hale getirdikten sonra trene binerler. Trendeki ganimeti ele geçiren soyguncular, arka vagonları trenden ayırırlar. Tüm yolcuları trenden aşağı indirip üzerlerindeki para ve kıymetli eşyaları alan soyguncular, trene binip kaçarlar. Belli bir süre trenle giden soyguncular, trenden aşağı inip önceden ormanda atlarını bağladıkları yere gelirler. 4 soyguncu, atlarına binip kaçmaya devam ederler.
Küçük kız, elleri kolları bağlı olan ve baygın halde yatan istasyon görevlisini bulur. Ellerini çözdüğü istasyon görevlisini ayıltır. İstasyon görevlisi, kendine gelir gelmez eğlenmekte olan Şerif ve adamlarının yanına gider ve olup biteni herşeyi anlatır. Şerif ve adamları, 4 soyguncunun peşine düşer.
Şerif ve adamları, peşlerine düştüğü soygunculardan birini öldürmeyi başarır. Diğer 3 soyguncu ise kaçmaya devam ederler. Şerif ve adamları, soyguncuları paraları aralarında paylaşırlarken yakalar. Silahlı çatışma sonucunda tüm soyguncular vurulur.

Comment / Yorum:

Sinema tarihini anlatmaya başlasak; 1888'de ilk filmin yapıldığını, 1891'de Edison'un kinetoskopu keşfettiğini, 1895'te Lumiere kardeşlerin Grand Cafe'de ilk sinema gösterimini yaptıklarını, 1902'de ilk konu anlatımlı film olan La Voyage Dans La Lune (Aya Seyahat)'in çevrildiğini söyledikten sonra; Great Train Robbery'den bahsetmeye başlarız. Çünkü bu film, bir çok yönden ilk olma özelliğini taşıyor. Film; ilk gerçekçi film, western tarzda çekilmiş ilk film, yakın ve kısa çekimlerin kullanıldığı ilk film, arka gösterim tekniğinin ilk kez uygulandığı film, kameranın hareket ettirildiği ilk film ve koşut kurgunun kullanıldığı ilk film olma özelliğini taşıyor. Great Train Robbery'nin ilk kurgulu film olduğu da iddia edilir. Ama bu konuda tam bir fikir birliği yok. Çünkü bazı araştırmacılara göre 1901 yapımı "Fire" adlı film, ilk kurgulu filmdir.

Filmin izleyiciler üzerindeki etkisi muazzamdır. Öyle ki; filmin sonunda Şerif, kameraya doğru ateş ettiğinde, seyirciler kendilerine ateş ediliyor ve vurulacakları korkusuyla kaçışmışlardır.
Great Train Robbery, konusu itibariyle defalarca taklit edilmiş bir film. Sinema sanatının popülerleşmesinde çok büyük katkısı olan film, bir Edison Films yapımı. Yani filmin yapımcısı; ünlü mucit ve iş adamı Thomas Edison.
Sinema sanatının yapı taşlarından biri olan Great Train Robbery, tüm gerçek sinema severlerin izlemesi ve arşivlerine katması gereken bir eser.

Imdb note : 7.5                             My note : 8.5

9 Eylül 2011 Cuma

İstanbul Geceleri (1950)

Director / Yönetmen:

Mehmet Muhtar

Screenplay / Senaryo:

Abidin Doran

Cast / Kadro :

Vahi Öz
Ziya Keskiner
Nimet Tanrıöver
Ayçe Selika
Osman Alyanak
Zenne Necdet
Sadri Alışık


Subject / Konu:

Recep ve Şaban, trenle İstanbul'a gidecek olan Ramazan'ı uğurlamak için istasyona gelir. Trenin kalkmasına vakit olduğu için istasyona yakın meyhanede beraberce birşeyler içmeye karar verirler. Trenin hareket ettiğini görünce; oturdukları yerden kalkarlar ve trenin peşinden koşarlar. Ramazan, trene yetişemez. Recep ve Şaban ise aslında binmeyecekleri trendedirler. Yanlarında paraları da olan Recep ve Şaban, çok gitmek istedikleri İstanbul'a gitme fırsatını kaçırmazlar ve İstanbul'a giderler.
Haydarpaşa Tren İstasyonu'nu büyük bir ev, denizi ise tarlaya dökülmüş su zanneden Şaban, oldukça saftır.
Recep ve Şaban, pansiyona yerleştikten sonra eğlenmek için dışarı çıkarlar. Gittikleri yerde önce kıyafetlerinden dolayı oyuncu zannedilirler. Sonra da Şaban'ın elbiseleri sahneye çıkacak birine giydirilir. Elbiselerinin peşinden don gömlek sahneye fırlayan Şaban, rezil olur.
Anadolu'dan gelen paralı insanları dolandıran Refik, pansiyon görevlisi sayesinde Recep'in ve Şaban'ın bilgilerine ulaşır ve onları dolandırmaya karar verir. Şaban'ı amcasının oğluymuş gibi kandıran Refik, ortaklık yalanıyla Şaban'dan para sızdırmayı hedeflemektedir. Recep ve Şaban'ı İstanbul gecelerine iyice alıştıran Refik, Şaban'ın eğlenirken görüp hoşlandığı kadın Selma'yı da Şaban için ayarlar. Fakat Selma'nın parasını sömürüp terkettiği sevgilisi Kemal, halen Selma'nın peşindedir. Kemal, bu uğurda içki batağına düşmüş, parasını bitirmiş, hırsızlık yapmış ve kendini tüketmiş biridir.
Refik'in kendilerini dolandırmaya çalıştığını öğrenen Recep, Refik'e oyun oynayıp; Şaban'la birlikte İstanbul gecelerinde eğlenmeye devam eder. Amacı Refik'i ters köşeye yatırmaktır. Bunun için; köyden para gelecek bahanesiyle Refik'ten borç para alıp durur. Köyünü ve ailesini özleyen Şaban ise artık köye geri dönmek istemektedir. Recep, Şaban'ı bir kaç gün daha kalmak için ikna eder. Gece eğlenmek için Mehtap bara giderler. Selma'nın barda 2 erkekle eğlendiğini öğrenen Kemal, silahını alır ve bar çıkışında bekler. Kapıdan çıkarlarken ateş eder ve Şaban'ı vurur.

Comment / Yorum:

İstanbul Geceleri, Mehmet Muhtar'ın ilk yönetmenlik; Abidin Doran'ın ise ilk senaristlik yaptığı film. Senaryonun fikrini; filmin yapımcısı Turgut Demirağ vermiş. Vahi Öz ve Ziya Keskiner, filmin ana karakterlerinden Şaban ve Recep'i canlandırmış. Kariyerinin başlarındaki Sadri Alışık'ı da filmin kötü adamı Kemal rolünde izliyoruz.
Filmin gece hayatıyla ilgili bölümlerinde sürekli şarkı söyleniyor olması, filmin temposunu düşürüyor olsa da; şarkı söyleyen isimlerin Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Abdullah Yüce ve Selahaddin Pınar gibi efsaneler olduğunu görmek, ilgiyle izlemeye devam etmeye neden oluyor.
Oldukça sıradan bir hikayeye sahip film; İstanbul'un parlak gece hayatı ve o parlak hayatın, saf insanları söndürüşünü komediyle işliyor. Afişinde; "Ağlatmayan bir Türk filmi" yazması da bununla ilgili olsa gerek. Film, son birkaç acıklı sahne haricinde baştan sona bir komedi filmi olarak değerlendirilebilir.
Vahi Öz'ün performansıyla ayakta durmaya çalışan vasat bir film.


Imdb note : (Filmin imdb'de notu bulunmuyor)                             My note : 5

5 Eylül 2011 Pazartesi

Black Swan / Siyah Kuğu (2010)

Director / Yönetmen:

Darren Aronofsky

Screenplay / Senaryo:

Mark Heyman
Andres Heinz
John J. Mclaughlin

Story / Hikaye:

Andres Heinz

Cast / Kadro :

Natalie Portman
Mila Kunis
Vincent Cassel
Barbara Hershey
                                                             Benjamin Millepied
                                                             Kseni Solo
                                                             Kristina Anapau
                                                             Janet Montgomery
                                                             Winona Ryder

Subject / Konu:

Nina Sayers, baskıcı annesi Erica ile birlikte yaşayan başarılı bir balerindir. Yetiştirilme tarzından dolayı; sakin, zarif, ürkek ve içine kapanık bir yapısı vardır. New York'taki önemli bir bale topluluğunun dansçıları arasında yer alan Nancy, baş dansçı Beth Macintrye'ın yönetmen Thomas Leroy tarafından zorunlu emekli edilmesiyle baş dansçı adaylarından biri olur. Nancy, bu fırsatı değerlendirebilmek için daha sıkı çalışmaya başlar.
Nina, dansçılar arasına yeni katılan ve rahat hareketleriyle dikkat çeken Lily'nin hareketlerinden rahatsız olmaya başlar. Lily'yi baş dansçı olma yolunda engel olarak görmeye başlar. Lily ise rahat tavrını sürdürür ve Nancy'ye yakınlaşmaya çalışır.
Thomas, sahneleyeceği Tchaikovsky'nin eseri Kuğu Gölü'nde; saf ve zarif Beyaz Kuğu'dan sert ve şehvetli Siyah Kuğu'ya dönüşecek Kraliçe Kuğu rolü için Nina'yı uygun görmemektedir. Çünkü Nina, çok iyi bir dansçı olmasına ve Beyaz Kuğu'nun tüm özelliklerini taşımasına rağmen Siyah Kuğu'ya ait hiçbir özellik taşımamaktadır. Nina ise rolü istemekte ve tüm gücüyle çalışmaktadır. Thomas, Nina'yı zorladığında; Nina'nın hırçınlaştığını görünce, Nina'nın rol için değişebileceğini kanaat getirir ve rolü ona verir. Nina'nın yedeği yani daha sahnelenmemiş ve provaları süren Kuğu Gölü'nde Nina'ya birşey olursa veya performans düşüklüğünden ötürü rol kendinden alınırsa rolün verileceği kişi ise Lily olur.
Psikolojisi giderek bozulmaya başlayan Nina, bir yandan annesinin baskıcı tutumuna karşı koymaya çalışırken, bir yandan Thomas'ın her geçen gün biraz daha zorlayan eleştirilerine karşı direnmeye çalışır. Ama özellikle Lily ile ilgili görmeye başladığı halüsinasyonlar kontrolünü yitirmeye başlamasına neden olur.
Kendisini dışarıya davet eden Lily'nin teklifini kabul eden Nina, barda sarhoş olur ve gecenin sonunda Lily ile cinsel ilşkiye girdiğini zanneder. Halbuki bu gördüğü de bir halüsinasyondur. Ertesi günkü provaya geç kalınca Lily'nin kendi yerinde olduğunu görür.
Nina, rolünü kaybetme korkusuyla gitgide agresif bir ruh haline bürünür. Gösteri günü yaklaştıkça korkuları daha da artar. Gösteriden bir önceki gün Nina kötüleşir. Annesi bu halde gösteriye gitmesini istemez ve bale topluluğunu arayıp Nina'nın gelemeyeceğini söyler. Artık annesinide bir engel olarak gören Nina, annesinin tüm engellemelerine rağmen gösteri salonuna gider. Lily'nin Kraliçe Kuğu olarak hazırlandığını görür. Thomas'la konuşup, rolünü oynayabilecek durumda olduğunu söyler ve hazırlanmaya başlar. Ama tüm hazırlıklar ve gösteri aşamasında da halüsinasyon görmeye devam eder ve gerçekten siyah kuğuya dönüştüğüne inanır.

Comment / Yorum:

Darren Aronofsky, 1994 yapımı "Leon: The Professional" filmini izledikten sonra Natalie Portman'ın hayranlarından biri olur. Black Swan'ı çekilmesinden 10 yıl önce Natalie Portman ile görüşür ve baleyle ilgili bir film yapmak için anlaşır. Portman, bu rol için tam 10 yıl bekler. 4 - 13 yaş arası bale eğitimi almış olan Portman, film için 10 kilo verir, çekimlere 1 yıl kala; günde 2 saat, 6 ay kala; günde 5 saat ve 2 ay kala; günde 8 saat dans eğitimi alır ve hergün 2 kilometre yüzer. Ama bu uzun bekleyiş ve sıkı çalışma sonucu; aralarında Oscar, Bafta ve Altın Küre "En iyi kadın oyuncu" ödüllerinin de yer aldığı olduğu toplam 19 ödül ve 13 adaylık kazanır.
67. Venedik Uluslararası Film Festivali'nde açılış filmi olarak gösterilen Black Swan'ın katıldığı festivallerde kazandığı toplam ödül sayısı 46, adaylık sayısı ise 104. Yaklaşık 13 milyon dolar bütçeyle çekilen film, 271 milyon dolar civarı hasılat elde etti.
Oyuncu seçimleri yapılırken; Erica rolü için önce Meryl Streep düşünülmüş. Ama rol Barbara Hershey'e gitmiş. Beth Macintyre rolü içinse Rachel Weisz ve Jennifer Connelly ismlerinin geçtiği söylentilerinden sonra rolün Parker Posey'e gideceği düşünülüyormuş. Ama yönetmen Aranofsky, sonunda rolü Winona Ryder'a vermiş. Lily rolü için Eva Green ve Blake Lively gibi oyuncular deneme çekimlerine katılmış. Ama rol Natalie Portman'ın Darren Aronofsky'e önerdiği Mila Kunis'e gitmiş. Mila Kunis, Aronofsky'ye oyunculuk denemesini Skype üzerinden video chat ile yapmış. Başta Natalie Portman olmak üzere müthiş oyunculuk performanslarını görünce; oyunculuk seçimlerinin oldukça isabetli yapıldığını söylemek gerek. Vincent Cassel, Mila Kunis ve Barbara Hershey'nin filme büyük katkıları olmuş.
Filmin en çok eleştirilen yönü; senaryosu. Eleştirmenlerce filmin en zayıf tarafı olarak gösterilen filmin senaryosu; Oscar ve Altın Küre'ye aday dahi gösterilmedi. Bu kadar ödül kazanmış bir filmin kazandığı "En iyi senaryo" ödül sayısının sadece 1 olması; eleştirilerin çok da yersiz olmadığını gösteriyor.
Aronofsky, filmin gerilim ve karamsarlık düzeyini ayarlamakta ustalığını konuşturmuş. Lezbiyen sevişme sahneleri de dozajında bırakılmış. Bale performanslarının gerçekçiliği, dans sahneleri için ne kadar emek sarfedildiğini gösteriyor. Filmin en önemli tarafıysa; Natalie Portman'ın olağanüstü oyunculuğu. Film sadece bu eşine zor rastlanır oyunculuk resitali için bile seyredilmeye değer.

Imdb note : 8.3                             My note : 8

4 Eylül 2011 Pazar

Uçan Daireler İstanbul'da (1955)

Director / Yönetmen:

Orhan Erçin

Screenplay / Senaryo:

Orhan Erçin

Cast / Kadro :

Orhan Erçin
Zafer Önen
Halide Pişkin
Semiramis Göze
Özcan Tekgül
Mirella Monro
Sadri Karan
Turgut Pasiner
Kadri Şenkal
                                                                     Hakkı Ruşen
                                                                     Akif Maden
                                                                     Özdemir Asaf

Subject / Konu:

Yalnız kalpler klubü, namı diğer çirkin kadınlar klubü tarihinde ilk kez 2 erkek misafir ağırlamaktadır. Ama bu 2 erkek misafir, kadınların sandığı gibi evlenmek maksadıyla değil, röportaj yapıp gazetelerinde yayınlamak için gelmişlerdir. Fotoğraf çektikten sonra gitmeye hazırlanan 2 gazeteci Şapşal ve Kaşar, klubün reisi tarafından çok önemli bir haber alır; çirkin kadınlar klübü, erkeklerin ilgisini çekebilmek amacıyla Marilyn Monroe'yu İstanbul'a getirecektir.
Aldıkları bu önemli haberi, patronlarına bildirmek üzere gazeteye giden Şapşal ve Kaşar, patronlarının tepkisiyle karşılaşır. Çünkü bütün gazeteler uçan daire haberleriyle dolup taşmaktayken; kendileri henüz bu konuda haber yapmamıştır. Patronları, şayet bu konuda haber yapamazlarsa; gazeteden kovulacaklarını söyler. Vakit kaybetmeden araştırmaya başlayan 2 kafadar, uçan daireleri inceleyen bilim adamlarının bulunduğu rasathaneye gizlice girer. Saklanıp, bilim adamları gidene kadar beklerler. Bilim adamları gidince; ne olduklarını bilmedikleri aletleri kurcalarlar. Açılan telsizden sesler gelir. Merih'ten gelen uçan daire, gazetecilerin sesinin geldiği istikamete doğru iniş yapacağını bildirir ve çok geçmeden bahçeye iner. Bahçeye atlayıp, gizlice uçan daireyi gözetleyen Şapşal ve Kaşar; gördüklerine inanamaz. Çünkü uçan daireden dışarı çıkan Merih'li güzel kadınların, Merih'te erkek kıtlığı olduğu için dünyaya geldiklerini ve eğer dünyadaki erkekler iri ve kuvvetliyse; onları alıp Merih'e dönmeyi planladıklarını öğrenir. Kraliçe ve yanında gelen diğer 5 kadın, telsizde konuştukları erkekleri ve hemen bulabilecekleri birkaç erkeği daha uçan dairelerine bindirip, çabucak geri dönmek istemektedirler. Çünkü dünyadaki kadınların kıskanç olduklarını bilmektedirler. Yanlarında getirdikleri erkek bulma makinasıyla erkekleri bulacaklardır.
Şapşal ve Kaşar'ı yakalayıp uçan dairenin içine sokan Merih'li kadınlar, erkek bulma makinasıyla yaptıkları analiz sonucu; Şapşal'ın erkek, Kaşar'ın ise eksta ekstra erkek olduğunu saptarlar.Şapşal ve Kaşar, birer Merih'li kadınla evlenebileceklerini, ancak birden fazla kadınla evlenemeyeceklerini söyleyince; Kraliçe, diğer 4 Merih'li kadın için 4 erkek daha bulmaya karar verir.
Merih'li kadınların, 1000 yıl gençlik ve dinçlik veren iksiri içtikleri için güzel olduklarını öğrenen Şapşal ve Kaşar, Kraliçe'den erkek getirme vaadiyle bir şişe iksir alırlar. Amaçları; iksiri çirkin kadınlar klübünde yüksek fiyatla satmaktır. Kraliçe, Şapşal ve Kaşar'a kendilerini uçan dairede bulunan televizyonla takip edeceğini söyler.
Otele giden Şapşal ve Kaşar, patronlarını iksirin gücüne inandırabilmek için; ona iksirden içirirler. Patronları gençleşir ve dinçleşir. Patronun bu durumunu gören oteldeki insanlar, iksirden satın almak için kuyruğa girer. Şapşal, iksiri bölmek için şişe almaya gittiği sırada adamın biri iksiri alıp kaçar. Kaşar, adamın peşinden gider. Kılık değiştirip içki yarışına girdiği adamı sarhoş eder. İksiri geri alır almasına ama kendisi de sarhoş olur ve şişenin içindeki iksiri bitirir.
İstanbul'a gelen Marilyn Monroe, otele yerleşir. Oteldekilerin yoğun ilgisiyle karşılaşır.
Yeni bir şişe iksir alıp söz verdikleri kişilere götürebilmek için uçan daireye geri dönen Şapşal ve Kaşar'ın çevirdiği dolapları uçan dairedeki televizyondan izleyip öğrenen Kraliçe, 2 kafadarı uçan dairedeki makinalardan biri vasıtasıyla cezalandırır. Ancak Merih'li kadınlardan biri, Kraliçe'yi ve diğer Merih'li kadınları uyutur, 2 kafadarı kurtarır ve onlara 2 şişe iksir verir. Şapşal ve Kaşar'dan tüm bu iyilikleri karşılığında kendisine çok erkek getirmesini ister.
Otele gelen Şapşal ve Kaşar, oteldekilere ve Marilyn Monroe'ya iksirden içirir. Oteldekiler iksiri içtikten sonra çılgınlaşır ve dans etmeye başlar. Çünkü Merih'li kadın, Şapşal ve Kaşar'a gençlik iksirinden değil, çılgınlığa yol açan başka bir iksir vermiştir. Kraliçe ve Merih'li kadınlar otele gelirler, Şapşal ve Kaşar'ı alıp uçan daireye geri dönerler. Uçan daire, rasathanedeki bilim adamlarının bakışları arasında Merih'e gitmek üzere yükselir.

Comment / Yorum:

Birsel film şirketinin ilk projelerinden biri olan filmin yönetmenliği ve senaryosu Orhan Erçin'e ait. Orhan Erçin aynı zamanda filmin başrollerinden birinde de oynamış. Diğer başrolde Zafer Önen oynamış. Müzikler Metin Bükey'e ait.
Zaten süresi kısa olan bir filmde (66 dakika), bu kadar çok uzun ve gereksiz dans sahnesi olması; filmin en olumsuz tarafı. Filmin enteresan ve dönem itibariyle bakıldığında cesur denebilecek bir hikayesi var. 1955 yılında fantastik komediyi denemek bile saygı duruşunu hak ediyor. Orhan Erçin, Türk sinemasının iyi incelenmesi gereken figürlerinden biri. Önceki yönetmenlik denemelerinde de fantastik komediden izler olan Orhan Erçin, filmi kötü eleştiriler alıp beğenilmediği için; bu filmden sonra bir daha yönetmenlik yapmamış. Orhan Erçin'in bu kararı almasında; filmi eleştirip, yerden yere vuranlar arasında filmin oyuncularının da olmasının payı vardır herhalde.
Uçan daireler İstanbul'da, maddi yetersizliklerden ötürü; mukavva kaplanarak yapılmış robot, tencereden üretilmiş uçan daire, güçlü bir hayal gücü gerektiren "Erkek bulma makinası" ve televizyondan (yani kameradan) kişi takip etmek gibi fikirleriyle baştan sona enteresan bir film olmayı başarıyor.
Türk sinemasının en tuhaf filmlerinden biri. Hikayesi çok daha iyi işleneblirdi. Ama kesinlikle ciddi fantastik bir film çekmek amacıyla çekilmiş ve sonradan komediye dönmüş kötü filmlerden biri değil. Arşivsel değeri olan, seyri keyifli bir kült film.

Imdb note : 4.7                             My note : 5.5

3 Eylül 2011 Cumartesi

Drakula İstanbul'da / Darcula in İstanbul (1953)

Director / Yönetmen:

Mehmet Muhtar

Screenplay / Senaryo:

Ümit Deniz

Novel / Kitap :

Bram Stoker (from "Dracula")
Ali Rıza Seyfi (from "Kazıklı Voyvoda")

Cast / Kadro :

Annie Ball
Atıf Kaptan
Bülent Oran
Ayfer Feray
Cahit Irgat
                                                            Osman Alyanak
                                                            Münir Ceyhan
                                                            Kadri Ögelman
                                                            Danyal Topatan
                                                            Kemal Emir Bana

Subject / Konu:

İstanbul'da avukatlık yapmakta olan Azmi, Kont Drakula'nın avukatlığını üstlenmek üzere trenle Romanya'ya gider. Drakula'nın şatosuna gitmeden önce kendisi için yer ayırtılmış olan Bistriç oteline gelir. Drakula'nın kendisine gönderdiği mektubu okuyan Azmi, kendisini şatoya götürecek bir araba bulmaya çalışır. Ama bu pekte kolay olmaz. Çünkü yöre halkı, Drakula'dan korkmakta ve topraklarına yaklaşmak istememektedir. Azmi, fazla para vermek vaadiyle bir arabacıyı ikna eder. Arabacının şato yakınlarında indirdiği Azmi'yi başka bir araba alır ve şatoya götürür. Şatonun içi geniş ve gizemlidir. Drakula'yı esrarengiz bulan Azmi, şatoda gezinmeye ve gizli bölümlere girmeye başlar. Uyuya kaldığı bir odada Drakula'nın gelini tarafından kanı içilen Azmi uyanınca, başından geçenleri anlayamadan odasına geri döner. Odasına döndüğünde Drakula'nın gelinini dövdüğünü duyar. Drakula, gelinini kendisine ait olan bir insanın kanını içtiği için dövmektedir.
Azmi tekrar şatoda gezintiye çıkar. Bu kez bulduğu gizli bölümde yan yana duran tabutlar görür. Tek tek tabutların kapaklarını açan Azmi, son tabutta Kont Drakula'yı görür. Hemen oradan uzaklaşır. Ama Drakula peşinden kanını içmek için gelir. Azmi ile birkaç kez sohbet etmiş olan ve onu seven şatonun uşağı, Drakula Azmi'nin kanını içmek için hamle ettiği sırada sarımsak kullanmak suretiyle Drakula'yı engellemeyi başarır. Drakula, uşağına saldırıp öldürdükten sonra camdan dışarı çıkar ve duvarın üzerinden yürüyerek aşağı iner.
Azmi'nin karısı Güzin, İstanbul'da dansçılık yapmaktadır. Güzin çalıştığı kabarenin patronu tarafından sürekli rahatsız edilmektedir.
Güzin'in yakın arkadaşı Şadan, son zamanlarda tuhaflaşmış ve hastalıklı bir hal almıştır. Hiçbir doktor, Şadan'ı bu tuhaf halden kurtaramamaktadır. Çünkü Şadan, İstanbul'a gelmiş olan Kont Drakula'nın etkisi altındadır. Şadan'ı kurban olarak seçen Drakula, Şadan'ın kanını içer. Yakınları tarafından gömülen Şadan'ın, geceleri mezarından çıktığı görülür. İstanbul'a dönmüş olan Azmi, bu olay karşısında Drakula'dan şüphelenir. Azmi,Güzin ve Şadan'ın nişanlısı, doktor Resuhi beyin direktifleri doğrultusunda Şadan'ı bulup, ağzına sarımsak yerleştirip, kalbine kazık çakmak için Şadan'ı aramaya koyulur. Kont Drakula ise kendine yeni kurban olarak güzelliğinden büyülendiği Güzin'i seçmiştir. Şadan yakalanır ve doktor Resuhi beyin söylediği şekilde öldürülüp gömülür.
Evini sarımsakla koruyan Azmi, karısına da korunması için; sarımsaktan yapılmış bir kolye takmıştır. Sadece sahneye çıkacağı zamanlarda bu kolyeyi çıkaran Güzin, prova yaptığı esnada kolyesini çıkarmıştır. Prova esnasında gelen Drakula, Güzin'in kanını içeceği sırada oraya gelen Azmi tarafından engellenir. Sarımsak, Drakula'nın kaçmasına neden olur. Azmi, Drakula'yı takip eder. Drakula mezarlığa gider ve mezarlardan birinin içinde bulunan tabuta girer. Azmi, Drakula'nın kalbine kazık saplayıp öldürmek için tabutun kapağını açar...

Comment / Yorum:

Kısıtlı bir bütçeyle çekilmiş Drakula İstanbul'da; ilk Türk korku filmidir. Filme bu yüzden reklam alınmıştır; dans bitince inen perdede görülen dikiş makinası ve tabuttaki kereste reklamı gibi. Filmdeki sis, maddi imkansızlıklardan ötürü; set çalışanlarının toplu şekilde sigara dumanı üflemesi suretiyle elde edilmiştir. Sinema tarihinde uzun köpek dişleri görünen ilk Drakula, Mehmet Muhtar'ın Drakula'sıdır. Bu bile filmi, kült filmler arasına sokmaya yeter. Daha sonra çekilen tüm Drakula filmlerinde Drakula'nın köpek dişlerinin uzun olması, bu filmin bu konuda diğer filmlere ilham verdiğini gösterir ve filmin önemini bir kat daha arttırır. Ayrıca Drakula'nın boyundan ısırdığının net olarak göründüğü ilk filmde yine Drakula İstanbulda'dır.
Kaynaklarda Ümit Deniz'in senaryoyu, Ali Rıza Seyfi'nin "Kazıklı Voyvoda" adlı romanından uyarladığı söylense de; bu aslında tam olarak doğru değildir. Çünkü aslına bakılırsa Ali Rıza Seyfi'nin "Kazıklı Voyvoda" romanı, Bram Stoker'ın "Dracula" romanının bazı değişikliklerle türkçeye çevrilmiş halidir. Yani Ali Rıza Seyfi'nin eser sahibi mi, yoksa çevirmen mi olduğu tartışmaya açık bir konudur.
Orjinal romanla film arasındaki farklılıklar; olayın İstanbul'da geçmesi, karakter isimlerinin Türk isimleriyle yer değiştirmiş olması, hristiyan karakterin yerine müslüman karakter kullanılması, incilin yerine kuran kullanılması, haç kullanılmaması ve Kont Drakula'nın kendini Kazıklı Voyvoda'nın soyundan gelen biri olarak tanıtmasıdır. Halbuki Kont Drakula, Kazıklı Voyvoda'nın ta kendisidir. Drakula İstanbul'da, bu farklılıklar haricinde Drakula'nın en gerçekçi uyarlamalarından biridir. Film üzerine biraz araştırma yapınca; yönetmen Mehmet Muhtar'ın nasıl bir dahi olduğu ortaya çıkıyor. Örnek vermek gerekirse; Kont Drakula'nın şato duvarına tırmanması gereken sahne, Atıf Kaptan'ın yere hazırlanan ve şato duvarı gibi boyanan bir dekorda sürünmesi suretiyle çekilmiş.
Atıf Kaptan haricindeki oyuncuların vasatı aşmayan performansları ve zaman zaman sıkıcı ve uzun gelen sahnelerden ötürü bu türe vakıf olmayanların ve türden hoşlanmayanların sevebileceği bir film değil. Türle ilgilenen sinema severlerin ise romana sadık bir uyarlamayı, Atıf Kaptan'ın kusursuz Drakula performansını ve yönetmenin dehasını görebilmeleri için mutlaka izlemeleri ve arşivlerine eklemeleri gereken bir eser.

Imdb note : 7                               My note : 5.5

2 Eylül 2011 Cuma

Cafer'in Çilesi (1978)

Director / Yönetmen:

Zeki Alasya

Screenplay / Senaryo:

Ahmet Üstel

Cast / Kadro :

Zeki Alasya
Metin Akpınar
Filiz Ersürer
Nejat Özbek
Aytaç Öztuna
Necla Fide
Belkıs Dilligil
Kadir Ögelman
Muharrem Gürses
                                                             Ahmet Kostarika
                                                             Turgut Özatay
                                                             Zerrin Egeliler

Subject / Konu:

Cafer, saf ve kendi halinde biridir. Teyzesi Atiye ve eniştesi Azmi ile aynı köşkte yaşayan Cafer, mahalle bakkalının kızı Gülseren'i sevmektedir. Gülseren'de Cafer'e karşı boş değildir.
Atiye ve Azmi, Atiye'nin ağrılarını dindirebilmek umudyla Romanya'daki kaplıcalara gider. Köşkte yalnız başına kalan Cafer'in durağan hayatı, yolda asker arkadaşı Refik'le karşılaşmasıyla birlikte değişiverir. Refik, aklı sürekli kurnazlığa çalışan, dalavereci biridir. Cafer'i ikna edip pavyona götürür. Refik, pavyonda eski sevgilisi Melahat ile karşılaşır. Meşhur kabadayı Sarı Bekir ile birlikte olan Melahat, uzun süre sonra bulduğu Refik'in peşini bırakmaya niyetli değildir.
Köşke yerleşen Refik, paralar suyunu çekince Cafer'i kandırır ve köşkün odalarını pansiyon gibi kiralamaya başlarlar. Kiracılardan Nurten, hamiledir ve doğumunu köşkte yapar. Melahat'in, Refik'in peşini bırakmaması; Sarı Bekir'in, Refik'i tehdit etmeye başlaması, bebeğin babasının kim olduğu gibi problemler ortalığın iyice karışmasına neden olur. Atiye ve Azmi'nin ansızın geri dönmesi de olayların üzerine tuz biber eker.


Comment / Yorum:

Zeki Alasya'nın 4. yönetmenlik deneyimi. Zeki - Metin ikilisinin diğer filmlerine nazaran zayıf bir film. Sektörün hakimiyetinin, seks filmlerinin elinde olduğu bir dönemde oyuncu kadrosunda Zerrin Egeliler ve Necla Fide gibi 2 seks yıldızının yer alması, seks filmleri müdavimlerinin de filme ilgi göstermesi için yapılmış bir hamle olsa gerek. Çünkü bu 2 oyuncunun filme ne katkısı olduğu tartışmaya açık.
Zeki Alasya ve Metin Akpınar'ın performanslarıyla ayakta durmaya çalışan, ancak pekte başarılı olamayan bir film. Sadece Zeki - Metin hayranlarına hitap edebilecek bir film.

Imdb note : 6                               My note : 3.5

1 Eylül 2011 Perşembe

By the Sea / Deniz Kenarında (1915)

Director / Yönetmen:

Charles Chaplin

Screenplay / Senaryo:

Charles Chaplin

Cast / Kadro :

Charles Chaplin
Billy Armstrong
Bud Jamison
Edna Purviance
Margie Reiger
Paddy Mcguire
Ernest Van Pelt


Subject / Konu:

Aylak, elindeki muzu yiyerek sahile doğru yürümektedir. Sahilde karısını beklemekte olan adamla Aylak, kuvvetli rüzgar nedeniyle şapkaları karışınca kavgaya tutuşur. Aylak, ardarda vurduğu yumruklarla adamın bayılmasına neden olur. Bayılmış olan adamı ayakta tutmaya çalışan Aylak, önlerinden geçip kendisine bakan kadından etkilenir. Baygın adamı direğe yaslar ve kadının yanına gider. Kadının ilgisini çekmeye çalışır. Bu sırada kendine gelmeye başlayan baygın adam, tekrar Aylak ile kavgaya tutuşur.
Oradan giden kadın, bankta kendisini beklemekte olan iri yarı sevgilisiyle buluşur.
Aylak ve adamın kavgası devam ederken oraya gelen polis, adamın yanlışlıkla yüzüne gelen darbesi sonucu bayılır. Kavga etmeye son veren Aylak ve adam, polisi baygın şekilde bırakıp dondurma yemeye giderler. Dondurma yemek için gittikleri yer; iri yarı adamla sevgilisinin oturduğu banka yakındır. Bu sırada geri dönen ve kocasını beklemesi gereken yerde bulamayan kadın, kocasını aramaya koyulur. Dondurma parasını ödememek için tekrar kavgaya tutuşan Aylak ve adam, kavga esnasında çevreye dondurma saçılmasına neden olur. O esnada bir şeyler satın almakta olan iri yarı adamında yüzüne dondurma sıçrar. Sinirlenen iri yarı adamda kavgaya dahil olur. İri yarı adamla diğer adamı kavgaya tutuşmuş şekilde bırakan Aylak, iri yarı adamın sevgilisinin oturduğu banka gider ve kadına sırnaşmaya başlar.
Dondurmacının önünden geçmekte olan polis, kavgayı sona erdirir. Sevgilisinin yanına dönünce; Aylak'ı sevgilisinin yanında gören iri yarı adam, Aylak'a ters ters bakar. Aylak oradan hızlı hızlı uzaklaşır. Bu seferde kocasını bulamayıp banka oturmuş, daha önce kavga ettiği adamın karısına sırnaşır. Oraya gelen kadının kocası ve kendisini pataklamak için peşinden gelen iri yarı adam, bankta oturan Aylak'ı sinirli şekilde aralarına alırlar. Oturdukları bank devrilir ve 3 adam ile 2 kadın hep beraber yere düşer.

Comment / Yorum:

Ana karakterin çapkınlığı ve çapkınlığı yüzünden başına gelenlerin anlatıldığı By the Sea, seyri oldukça keyifli, kısa metrajlı bir komedi filmi. Film, Chaplin sinemasının baş yapıtlarından biri olarak gösterilmese de; kariyerinin henüz başlarında olan Chaplin'in, daha o zamandan geleceğe dair parlak mesajlar verdiği rahatlıkla söylenebilir.
Günümüzün bakış açısıyla baktığımızda; oyunculukları abartılı, hikayeyiyse sıradan bulabiliriz. Ancak filmi, döneminin koşullarına göre yorumlamak daha yerinde olur. Bahsi geçen filmin güldürmek gayesiyle çekilmiş bir sessiz film olduğunu göz önüne alırsak; elbette ki oyunculukların sonuç elde etmek için abartılı olması gerektiğini anlarız.
By the Sea için; sessiz sinema sevenlere ve Chaplin severlere hitap edebilecek, arşivsel değeri olan bir film denebilir.

Imdb note : 5.7                             My note : 7.5

Dünyayı Kurtaran Adam / The Man Who Saves The World (1982)

Director / Yönetmen:

Çetin İnanç

Screenplay / Senaryo:

Cüneyt Arkın

Cast / Kadro :

Cüneyt Arkın
Aytekin Akkaya
Füsun Uçar
Hüseyin Peyda
Necla Fide
Yadigar Ejder
Hikmet Taşdemir

 

Subject / Konu:

İnsanoğlu uzaya açılır ve aya gider. Aya gidişle birlikte uzay çağı başlamış olur. Uzay çağı insanlığın gelişmesini sağlar. Uzay çağının ardından da galaksi çağı başlar. Galaksi çağının başlamasıyla insanlık; din,ırk ve medeniyet olarak tek potada yer almaya başlamış, bu da tarihte yaşananların unutulmasına neden olmuştur. Gelişim sürecini bitirmiş insanlık; tıpkı ilk çağ insanlığı gibi bir yaşam sürmeye başlamıştır.
Başka gezegenlerde de hayat bulunmaktadır. Bilinmeyen bir düşmanın başlattığı savaş; dünyayı tehdit etmektedir. Bu düşmanı bulup savaşma görevi; 2 Türk uzay savaşçısı Murat ve Ali'ye verilmiştir.
Uzayda gemileri saldırıya uğrayan Murat ve Ali, bir gezegene düşerler. Çeşitli uzay yaratıklarının saldırısına uğrayan savaşçılar, gezegende bir insan kolonisi olduğunu farkına varır. 13. kabileyi oluşturan bu insanlardan biri olan Bilgin, Murat ve Ali'yi bazı konularda aydınlatır.
Gezegeni kontrol eden ve uzaylı yaratıkları, Murat ile Ali'nin üzerine gönderen Sihirbaz, tam 1000 uzay yılı beklemiştir. Elde etmeye uğraştığı insan beyni sayesinde önce dünyanın kontolünü eline geçirip sonra dünyayı yok ederek uzayın tek hakimi olmak niyetindedir.
Ali'nin çapkınlığından faydalanan Kraliçe, Ali'yi etkisi altına alır. Bilgin'in ölmesine neden olan Ali, kendine geldiğinde intikam almak için derhal Sihirbaz'ı bulmaya çalışır. Ama bir patlama sonucu ölür.
Zaten dünyayı kurtarmak gibi kutsal bir amacı olan Murat, Ali'nin öldürülmesiyle daha da hırslanır ve tüm engelleri aşarak Sihirbaz'la karşılaşır. Sihirbazı ortadan ikiye bölerek öldüren Murat, dünyayı ve insanoğlunun geleceğini kurtarır.

Comment / Yorum:

Tartışmasız dünyada en çok tanınan Türk filmi. Ama gelmiş geçmiş en kötü film olarak tanınıyor olması; Türk sinemasının imajının uzun süre zedelenmesine neden oldu. İnanılmaz mantık hataları, kötü senaryo, kötü yönetim, teknik yetersizlikler, kısıtlı bütçe, Star Wars'tan ve 15 diğer film ve belgeselden araklanıp filme eklenmiş sahneler, Raiders of the Ark'tan araklanan müzikler ve daha bir sürü unsurun bileşimi sonucu; bilimkurgu film çekmek maksadıyla yapılmış ve fakat absürd komedi olabilmiş bir yapım. Film; peluş canavarlar, ayağa bağlanan kayalarla yapılan koşu ve karate hareketleri, film negatiflerinin toplu iğneyle çizilmesi suretiyle elde edilmiş lazer ışınları, uzakdoğu dövüş sanatlarıyla saldıran uzaylılar, dünyadan kopmuş yatır olarak gösterilen Hacı Bektaş Veli'nin türbesi gibi garip ve unutulmaz özellikleriyle kült olmayı başarıyor.
Turkish Star Wars olarakta bilinen film, trash filmler yani kötü oldukları için güldüren filmler kategorisinde yer alıyor. Filmin sıradışı repliklerini de unutmayalım;
"Bilinmeyen bir güç bizi kendine çekiyor."
"Vücudundan kurtul, sadece zihnin ve ruhunla yaşa, o zaman toprağın altında nefes alabilirsin."
"Sana ulaşamamak, kaybetmek değildir dünya."
"İşkenceye dayandılar, götürün arenaya rezil edin bunları."
Bu kült filmin tek iddiası olabilir; bu filmden kötü film çekilemez! Peki bu kadar kötü bir film, nasıl olur da fanatiklik derecesinde sevilir? Cevabı çok basit; hiç bir filmi izlerken bu filmde güldüğünüz kadar gülemezsiniz.

Imdb note : 5.1                             My note : 1